Annemin tavukları

white_plymouth_rocks

Oturduğum koltuktan dışarıya baktığımda, evin karşı köşesinde bulunan benzin istasyonunu olduğu gibi görüyorum. Bu istasyonda gördüğüm iki şey beni çok şaşırtıyor. Birincisi, otogaz almak için pompaya yanaşan büyük lüks arabalar, ikincisi ise burada beslenen hayvanlar. İstanbul’un içinde bulunan kafelerde ve benzinliklerde tavuk, ördek, tavşan gibi kümes hayvanlarının yetiştirilmesi tuhafıma gitse de bir yandan da hoşuma gidiyor. Bu hayvanların beslendiği bu yerler, özellikle küçük çocukları olanların zaman geçirdiği alanlardan oluyor. Çocuklar sevinçle bu hayvanları seyrederken, bazen de onların peşinden koşturuyorlar. Ben çocuklar adına seviniyorum, kapalı alanların yerine açık havada bulunmaları çok güzel.

Şimdiki anne babaların görevlerinden biri de çocuklarına sosyal faaliyetler yaratmak ve onların yeteneklerini geliştirmek. Çocuklar oradan oraya, faaliyetten faaliyete gezdirilip duruluyor. Bizler anne babalarımızdan böyle şeyler görmediğimiz için doğal olarak yadırgıyoruz ama zamanın gerçekleri de maalesef bunlar. Nüfus had safhada arttı, boş alanlar yok denecek kadar azalırken güven unsuru tamamen ortadan yok oldu. Aileler çocuklarını kendi başlarına bir yerlere bırakamaz hale geldiler.

İşte daha önceleri çok önemli olmayan tavuklar da böylece kendilerini sosyal hizmet verir pozisyonda buldular. Onlar yaşamlarına yine kendi bildikleri gibi devam ediyorlar ama doğal eğitimin bir parçası da olup çıktılar. Bahçeli evlerde oturulan eski zamanlarda kümesler evlerin vazgeçilmez demirbaşlarından olurdu. Eski erkekler işten kalan zamanlarını genellikle kahvelerde geçirdikleri için tavuk besleme konuları da kadınların ilgi alanlarına sokulmuştu.

Konu böyle tavuklardan açılınca, hatıralarda olmadık köşelerden başlarını uzatıverdiler. Ben de mecburen küçük bir hikâyeyi sizlerle paylaşacağım. Bu numarayı hiç yemediniz biliyorum ama idare edin işte, ben de yazdığım bir şeyleri aktarabilmek için fırsat kolluyorum. İzninizle anlatmaya başlıyorum.

Doğal yetenek miydi yoksa mecburiyetten miydi o küçücük yaşımla pek bilemiyordum, ama benim annemin elinden de insanın aklına gelen her iş gelirdi. Sanki evin bütün işlerinden sorumlu olan kişisi oydu. Evin badana boya işleri onun eseriydi. Kışın kurulacak sobalar ve temizlenecek borular yine onundu. Bahçeye dikilecek sebzeler, çiçekler ve beslenecek hayvanlar da annemin yetki ve ilgi alanındaydı. Babam bir bardak suyu bile yerinden kalkıp almaz, onu da annemin getirmesini isterdi. Annem belki bizi bile kendi kendine doğurmuştur.

Edirne’de kiralık olarak oturduğumuz üçüncü evimizin, içinde çeşitli meyve ağaçlarının da bulunduğu çok geniş bir bahçesi vardı. Burası benim için sanki büyük bir park gibiydi. O ağaçtan inip ötekine çıkar, oradan oraya koşturur dururdum.

Annem taşınırken kullandığı ve tekrar lazım olur diye düşünerek bir kenara ayırdığı tahta sandıkları bir gün ortaya çıkardı. Bahçede mutfağımıza yakın olan taştan duvarın kenarında, sandıkların tahtalarını kullanarak küçük bir kümes yapmaya başladı. Sanki usta bir marangoz gibi, birbirinden farklı genişlikte ve uzunlukta olan tahtaları kesip çakıp, sonunda ortaya derme çatma bir şey çıkardı. Bu kümes herhalde birkaç metre büyüklüğünde ya var ya yok.

Üstünün tahtalarını da çakınca, bizi nalbura gönderip verdiği ölçülerde kalın naylon ve kafesli tel aldırdı. Getirdiklerimizi inceledikten sonra tekrar işe koyuldu. Önce yaptığı kümesin ön tarafını birkaç karış derinliğinde kazdı. Bize aldırdığı ince kafesli teli, kazdığı yerden başlayacak şekilde ön tarafa sağlam bir şekilde çakıp yerleştirdi. Kazdığı yeri de bastırarak kapatıp, önüne de yine taşlar yerleştirdi.Neden böyle yaptığını sorduğumda hemen açıklama yaptı.

“Oğlum, tilkiler ve köpekler kazıp içeriye girmesinler diye bunu yapıyorum.”

Aldığımız o naylonu da kümes tavanının üstüne serip, köşelerinden tahtalarla çaktı. Ayrıca rüzgârla uçmasın diye, üzerine geniş ağır olmayan taşlardan da koydu.

Daha sonra kümesin bir tarafına, kendisinin de girebileceği büyüklükte bir giriş kapısı yaptı. Diğer yan tarafa da folluk olarak kullanılacak, daha küçük bir bölüm yaptı, ama ona tel kafes yapmadı. Tavuklar için kümesin içine gereken tünekleri ve yemlikleri de itinayla hazırladı. Tavukların suları için de oradaki tarım müdürlüğüne gidip, uygun teneke suluklar aldı. Babam kahvede arkadaşlarıyla oturup kâğıt oynarken, annem bizim tavuk besleyeceğimiz bir kümesi kaşla göz arasında yapıp bitiriverdi.

Annem her şey hazır olduğunda, kurulan pazardan köylülerin getirdiği, alacalı renkli bir horoz ve iki tane tavuğu satın alıp bizim kümese koydu. Böylece kümesin sahipleri oraya gelip yerleşmiş oldu. Bir kaç ay sadece bunlar kümeste yaşadılar.

O küçük kümesi annem her sabah göreviymiş gibi dikkatle süpürüyor ve temizliyor. Zeminine de yakında bulunan bir marangozhaneden bize aldırdığı, ince talaşları seriyor. Tavukların eksilen sularını ve yemlerini de düzenli olarak tazeliyor. Ayrıca her hafta da, kireçle kümesin içini badana yapıyordu.

Temiz bir ortamda iyi beslenen tavuklar da, her gün yumurta vermeye başladılar. Onların gıdaklamalarını duyunca, merakla gidip yumurta var mı diye bakıyoruz. Eğer varsa o sıcak yumurtaları hemen alıp, mutfaktaki sepete götürüp koyuyoruz.

Evimizin yan tarafında da bir polis ailesi oturuyor. Annemin bu çabaları ve alınan yumurtalar, polis amcanın da dikkatini ve ilgisini çekmiş olmalı ki; gerçek bir marangoza bizim kümesten çok daha büyük, ince uzun bir kümes yaptırdı. Bizim küçük eğreti kümes taş duvara yapışıkken, diğer kümes aynı duvara dik olarak yapıldı. Tabii bu büyük ve gösterişli kümes, bizimkini havada karada denizde her halükarda geçer. Sanki kerpiç bir evle, büyük bir konak kıyaslanıyormuş gibi.

Kümesleriyle sabah akşam övünen polis amcanın çocuklarının havasından da hiç geçilmiyor. Onların bize bir anlattıklarına göre de, kümese yakında tarım müdürlüğünden de şimdiye kadar hiç görmediğimiz kadar çok cins civcivler gelecekmiş. Eh hadi hayırlısı, ne diyelim! Gelsinler de bizler de görelim.

Kuluçka zamanı

Tavuklar yumurtlamayı kesince doğal olarak panik oldum. Düşünsenize evinizde tavuklarınız var ve yumurtlamıyorlar. Hayatımda en çok sevdiğim şey yumurta yemektir. Her gün yesem de kesinlikle bıkmam. Onlar olmadan ben kendimi aç kalacakmışım gibi hissederim. Acaba hastalandılar mı diye korkarak anneme gidip endişelerimi anlattım

“Merak etme, tavuklarımız hasta değil sadece gurk olmuşlar, yakında kuluçkaya yatacaklar,” diyerek anlatmaya devam etti. “Yakın zaman da küçük sarı civcivlerimiz olacak.”

Bundan daha güzel bir haber olabilir mi? O civcivler büyüyecek, daha çok tavuğumuz olacak ve daha çok yumurta.

O gün annem elimize küçük bir sepet verip, ağabeyimle beni başka bir mahallede oturan bir teyzeye gönderdi. Annemin çok iyi tanıdığı bu teyzenin, beyaz cins tavukları varmış.

Bize gideceğimiz evi iyice tarif ettikten sonra,

“Ben kendisiyle daha önce konuştum, Naciye Hanıma gideceksiniz ve size vereceği otuz tane yumurtayı da alacaksınız,” dedikten sonra bizi sert bir şekilde uyardı. “Yumurtaları alınca oyalanmadan hemen eve geri dönün, gelirken yumurta sepetini de çok sallamayın.”

Ağabeyim tamam der gibi başını sallayınca, annem tekrar tembihte bulundu.

“Sepeti sen taşı, sakın kardeşine verme. Babanın kocaman rakısını nasıl kırdığını unutma!”

Of ya bu konu da artık kabak tadı verdi.

Rakıyı kırıp sopayı yedim mi yedim. Daha ne yani?

 

Annemin verdiği sepeti alıp, diğer mahallede oturan Naciye Hanım teyzenin evini onun bize tarif ettiği gibi kolayca bulduk. Zaten küçücük olan şehirde ne bulunmaz ki? Bütün sokaklar neredeyse bizim oyun alanımız.

Ağabeyim bahçe kapısının girişindeki makarayı çekince, içeriden bir çanın çaldığını duyduk. Çalan çanın sesi o kadar güzel ki, sanki içeriden keçiler bize cevap veriyormuş gibi! Oyun olsun diye uzanıp o makarayı ben de keyifle çektim.

Ağabeyim koluma yapışıp,

“Yapma ayıp,” deyince niye der gibi suratına baktım.

Çan çalmanın nesi ayıp olabilir ki?

Gıcırtıyla açılan bahçe kapısında, annem yaşında bir kadınla karşılaştık. Bir an bizi dikkatle süzdükten sonra yumuşak bir sesle sordu.

“Hayrola çocuklar, bir şey mi istiyorsunuz?”

Ağabeyim hemen kim olduğumuzu ve neden geldiğimizi bir solukta ona anlattı. Benim aklım hâlâ telin ucuna takılı olan o çan da!

“Demek siz Fethiye Hanım’ın çocuklarısınız!” diyerek samimi bir şekilde başımızı okşadı. “Annenizle geçenlerde konuşmuştuk, yumurtalarınız hazır. Hadi içeriye gelin de yumurtaları sepetinize koyalım.”

Kapının önünden çekilip bizim içeriye girmemizi bekledi, sonra da bahçe kapısını kapattı. Onu sessizce izlerken ben de gözümle kapı çanının telini takip ediyorum.

Ben yukarıya asılmış olan kocaman çanı yakından incelerken, Naciye Hanım Teyze de evin içerisinden büyük bir sepeti dışarıya çıkardı. Yanımızda getirdiğimiz küçük sepeti elimizden aldı. Sepetin alt tarafına önce birkaç avuç saman, üzerlerine de sayarak yumurtaları koydu. Tekrar saman derken işi bittiğinde ağabeyim elindeki parayı da ona verdi.

“Teşekkür ederim, annenize selamlarımı iletin,” deyince sepeti ağabeyim eline aldı.

Naciye Teyze’ye hoşça kalın diyerek elini öptük, yola koyulmadan önce masumca sordum.

“Zilinizi bir kere daha çalabilir miyim?”

Yüzüme gülerek baktı.

“Tamam, hadi gitmeden bir kere daha çal bakalım.”

İzni alınca kapıdaki makarayı mutlulukla çektim, çan sesini işitince yüzüm değişti.

Ağabeyim yumurtaların bulunduğu sepeti ne kadar çok taşımak istesem de bana hiç vermedi.

Haklı, emir büyük yerden!

Atçılık oynamadan ve etrafta fazla oyalanmadan doğruca eve döndük.

~/~

Evimizin kapı girişinin köşesinde, yukarı doğru kaldırılarak açılan bir kapak var. O kapaktan geniş bir tahta merdivenle aşağıya doğru iniliyor. Alt katta duvarları taştan yapılmış, altı toprak olan, geniş uzun bir bölüm var. Evimizin odunluğu işte orası!

Annem gurk olan tavuklarımızı kümesten alıp, folluklarıyla beraber getirip oraya koydu. Su ve yem kaplarını da onların yanlarına koyduk. Naciye Hanım teyzeden alıp getirdiğimiz o yumurtaları da, hiç zaman geçirmeden gurk olan o iki tavuğun yattığı folluklara koydu. Annemin dediğine göre odunluk hem sessiz hem de güvenliymiş.

Ben hâlâ neden başka yerden gidip yumurta aldığımızı anlamış değilim.Sorumun cevabını annemden aldım.

“Oğlum, bu yumurtalar Legorn cinsi tavukların. Bu tavuklar en çok yumurtlayan cinstir.” diyerek devam etti. “Sen yumurtayı çok seviyorsun ya, işte şimdi daha çok yiyeceksin.”

İnanamıyorum, bundan daha güzel bir haber olabilir mi?

 

Her gün annemle birlikte aşağıya odunluğa inip, sepetlerde yatan tavuklara bakıyoruz, eksilen yemlerini ve sularını tamamlıyoruz.

“Civcivler ne zaman çıkacak?“ diye sürekli soruyorum

Bu konuda en çok meraklı olan benim, nedenimi ise çok iyi biliyorum. Bir süredir yumurtayı pazardan satın alıyoruz, öyle istediğim zaman da yiyemiyorum. Kendimi resmen kısıtlanmış biri gibi hissediyorum.

 

Herhalde yirmi gün sonra, o yumurtalar birer ikişer kırıldı ve sarı küçük civcivler ortaya çıktılar. Onları biraz çekinerek birazda korkarak ama heyecanla avucumuza aldık.

Ne kadar da küçükler!

Civcivler odunluk serin olduğu için, çok üşüyorlar, bu nedenle hemen annelerinin kanatları altına girip yerleşiyorlar. Annem küçük civcivlere, önce bir kaç gün bizim yumurtalardan haşlayıp, içlerindeki sarılarını suyla ezip verdi. Benim yiyeceğim yumurtalar eksiliyor diye sesimi çıkaracak halim yok.  Üstelik parasını harçlıklarımdan verip, pazardan gidip de satın almıyorum.

Birkaç gün sonra biraz daha büyüyüp serpilen, iyice kendine gelen civcivler, aşağıda anneleriyle birlikte eşelenmeye başladılar. Annem beni Saraçlar Caddesi’nde bulunan zahireciye gönderip, toz suni yem aldırdı ve civcivlere artık ondan da vermeye başladı.

 

Polis amcaların civcivleri de kutularla kümeslerine getirilmiş, merakla gidip tellerden içeriye baktım. Minikler kocaman kümesin içerisinde bir arada duruyorlar. Belki annelerinden ayrıldıkları için korkmuşlardır, belki de çok üşüyorlardır. Gördüğüm kadarıyla onların civcivleri bizimkiler gibi sarı değil koyu kırmızı renkli. Başka bir cinsmiş p harfi ile başlayan pilimut’muymuş neymiş ama bilemiyorum.

Polis amcanın oğlu böbürlenerek,

“Sizinkiler köy tavuğu, bizimkiler cins oğlum!” deyince ister istemez sinirlendim.

“Afetmişsin sen. Bizimkiler Legorn oğlum, sabah akşam yumurtluyorlarmış,” diyerek ona cevap verdim ama bana pek inanmadı.

“Ufak at da civcivler yesin. Hiç tavuklar günde iki defa yumurtlar mı?”

Aptala bak, kiminle tartışıyor.

“Oğlum, annem öyle söyledi. Sen ondan daha iyi mi bileceksin?”

~/~

Kömürlükte bulunan farelerden çekinen annem, civcivler biraz daha büyüyünce onları analarıyla beraber yukarıya kümese aldı. İçinde bir süredir sadece horozun bulunduğu kümes, bir anda kalabalıklaşıp şenleniverdi. Bu duruma eminim en çok da yalnızlık çeken horozumuz sevindi. Sanki şimdi ötüşü de değişti. Bahçede daha fazla kasılarak yürüyor.

Tavukları civcivleriyle beraber sırayla bahçeye çıkarıyoruz. Annem başımızda, bizler de elimizde sopalarla etrafta kedileri kolluyoruz. Bir ikisini onlara kaptırmamıza rağmen, geçen zamanda kalan tüm civcivlerin kanatları şekillendi ve hızla büyümeye başladılar. Artık ele avuca gelen piliçler oluyorlar.

Bir akşam radyoda ‘arkası yarın’ programını dinlerken, annemin sesini duyduk.

“Çocuklar, yarın okuldan gelince piliçleri aşı yaptırmak için Tarım Müdürlüğü’ne götüreceksiniz. Oradaki veteriner sizinle ilgilenecek.”

Dikkatimizi dağıtmadan başımızı salladık. Sevdiğim zaten topu topu dört tane radyo programı var. Arkası yarın, Radyo tiyatrosu, Orhan Boran ve Yuki, Liselerarası bilgi yarışması. Onları dinlerken, benim dünya ile olan iletişimim kopuyor.

 

Ertesi gün öğleden sonra okuldan eve gelince, önlüklerimizi çıkarıp piliçleri kümeste sırayla yakaladık. Onların ayaklarını hem kaçmamaları hem de yaralanmamaları için annem dikkatle bağladı. Piliçlerin hepsini de bir büyük çantaya koyduk. Tarım müdürlüğüne kadar, yürüyerek çok da uzun bir yolumuz var. Çantanın bir ucundan ağabeyim, bir ucundan ben tuttum ve yola koyulduk. Piliçlerin ince cik cik cik sesleri her yanı sardı. Ana caddede yürürken, sesleri duyanlar merakla bize bakıyorlar.

Bankanın önünden geçerken, birden çantanın içinden bir piliç dışarıya fırlayıverdi. Doğruca bankaya doğru koştu, ben de çantayı bırakıp arkasından koşturdum. Tam bankanın kapısının içinde, oradaki görevlinin de yardımıyla onu zar zor yakaladım.

Ayakları yeterince sıkı bağlanmadığı için çözülmüş.

Pilici kanatlarından sıkıca tutarak, ağabeyimin yanına döndüm.

“Parası varmış, bankaya yatıracakmış,“ deyince esprime gülmedi.

“Ne yani piliç caminin önünde kaçıp camiye girseydi, namaz kılmaya mı gitmiş diyecektin?”

Söyleyecek bir şey bulamayınca sustum. Ben sadece şaka yapıyordum ama bence yine de güzel söyledim.

“Hadi oyalanmada şu pilicin ayağını bağlayalım,” deyince sıkıca tuttuğum pilicin ayağını tekrar bağladı ve onu çantaya diğer piliçlerin yanına koyduk.

Tarım Müdürlüğünde piliçlerimize aşı yaptırmak için geldiğimizi belirtince çok sevindiler. Belli ki bu işe eğilen pek fazla kişi yok. Bizimle özel olarak ilgilenen veteriner, piliçlerin aşılarını sırayla vurdu.

“Piliçleri iki hafta sonra, tekrar aşıya getireceksiniz,” diye tembih ederek bizi yolladı. Eve dönünce olanları anneme anlattık, O da iki hafta sonrası için defterine not aldı.

Anneme de sormadan edemedik, çünkü bu işi yapmak gerçekten büyük bir eziyet. Ağır çantayla çok uzun bir yol yürüyoruz.

“Bizden başka kimse tavuklarını aşılatmamış, biz niye aşılatıyoruz ki?”

“Oğlum biz sizleri de zamanı gelince aşılatmıyor muyuz?” diye sorunca, başımızı evet anlamında aşağı yukarı salladık.

O da konuşmasına devam etti.

“Onlar da benim birer çocuğum, onların da sizin gibi sağlıklı olmalarını istiyorum. Bu nedenle onları da aşıya götürüyoruz,” diyerek ekledi “Yapılan bu aşılar tavuklarımızı çok sağlıklı ve dayanıklı yapacak göreceksiniz.“

Annemin uyarısıyla on beş gün sonra piliçleri tekrar çantalara doldurup, onları ikinci kez Tarım Müdürlüğü’ne aşıya götürdük.  Bu sefer yolda herhangi bir vukuatımız olmadı.

İlerleyen zaman ile bizim piliçler büyüyüp, birer erişkin beyaz tavuk haline geldiler. Annemin bana söyledikleri de zaman içinde çıkmaya başladı, tavuklar düzenli olarak yumurtlamaya da başladılar. Gözlerime inanamıyorum, her gün en az on tane yumurta alıyoruz. Yumurta sepeti sürekli dolu!

Nasıl mutluyum anlatamam, hem sürekli yumurta yiyorum hem de evden börek çörek hiç eksik olmuyor.

Bu arada ikisi beyaz üç tane de horozumuz var. Beyaz horozlardan biri, çok iri ve çok da süslü bir şey, üstelik de zorba. Diğer horozları sürekli gagalayıp kovalıyor. Zavallılar sürekli kaçıp ondan uzak durmaya çalışıyorlar. Annem bir horozun kümes için, daha yararlı olduğuna karar vermiş olmalı ki, diğer iki horozumuz bir süre sonra kendilerini maalesef tencerede buldular.

 

Polis Amcanın civcivleri de kocaman tavuklar oldular, onlar bizimkilerden daha başka bir cins. İri ve kırmızı kahve renkliler. Artık bizim tavuklar hep bahçede geziniyorlar, suni yemleri de yemliklerde. Ama onlar genellikle daha çok yem bulabildikleri, bizim mutfağın camının altını tercih ediyorlar. Mutfak penceresi önüne annemin koyduğu sedirde oturup, tavukları bir avuç yemle oradan oraya koşturmak bizi çok eğlendiriyor. Zamanla onlar da alıştılar, camın önüne biri geldiğinde hep birlikte camın önüne doluşuyorlar. Tabii ister istemez koşup, bir avuç yem alıp atmak gerekiyor.

 

Arada İstanbul’dan bize gelip kalan anneanne de uyuklamadığı zamanlarda bu eğlencede yerini alırdı. Onun benimle pek arası yoktu, favorisi ağabeyimdi. Onu on beş tatilde İstanbul’a götürse de beni nedense hiç istemezdi. Onunla ikimiz konuşacak fazla bir şey bulamazdık.

Büyük teyzenin mektubunu annem okuduğunda çok şaşırdı. Babama anlatırken duyduğumuza göre, eve hoşnut dönen anneanne sadece bir konudan çok şikâyetçiymiş. Sepet dolusu yumurtadan nasıl oluyorsa, ona hep yumurtaların en küçüklerini seçip veriyormuşuz! Annemin böyle bir şey yapmayacağını iyi biliriz, geriye tek hain ben kalıyorum. Yapmadım ama keşke de yapsaymışım, hiç olmazsa övünerek anlatırdım.

Annemin çevreden duyduğu ilaçları, vitaminleri de gidip tarım müdürlüğünden alıp geliyoruz. Annem bu ilaçları, düzenli olarak tavuklara veriyor. Her gün üşenmeden, kümesin temizliğini de yapıyor. Ben işini böyle ciddi olarak yapan bir onu bir de Sabahat öğretmenimi bilirim.

 

Bir sabah yine okula gitmeden mutfak da kahvaltımızı ederken, bahçede Polis Amcayı kümeslerinin yanında, telden içeriye düşünceli bir şekilde bakarken gördük. Sonra yanına gelen Annemle bir şeyler konuştular. Biz merakla bahçeye inip kümesin yanına gidince, olanları kendi gözümüzle gördük. O güzelim tavukların hepsi kümesin içinde, yerlerde orada burada yatıp kalmışlardı.

Korkuyla hemen koşup bizim kümese baktık, bizimkilerin hepsi sapasağlam duruyor. Gıdaklayarak kümesin içerisinde dolaşıyorlar, büyük beyaz horoz eskisi gibi hep tepelerinde.

Polis Amcanın tüm cins tavuklarıyla birlikte, mahalledeki tüm tavukların hepsinin, salgın hastalıktan öldüğünü annemden duyduk. Bu hastalık her neyse tüm hepsini öldürmüştü.

Annemin ciddiyeti ve özeni, ileriyi görerek önceden tedbir alması, bizim tavuklarımızın bu badireden hiçbir yara almadan kurtulmalarını sağlamıştı.

Akıllı kadındı benim annem!

#Dünyaişlerim

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s