Kaş ve reggae ile tanışmak

0018

Dün dinlediğim bir müzik beni aynı şekilde alıp çok eskilere götürdü. Kaş’a ilk gittiğim günleri hatırladım. Hiç üşenmeden yazdıklarımı karıştırıp o günleri anlatan hikâyeyi bulup çıkardım. Okudukça da kendimi o günleri tekrar yaşarken buldum. Bob Marley ve reggae ile o seyahatte Kaş’ta tanışmıştım. 1982 Anayasa referandumun yapıldığı gün ben işte oradaydım.

1981 yılında güzel bir tatil geçirdiğim Turban Kemer Kızıltepe Kamping sonrası çok iyi anlaştığım Suat ile irtibatı hiç kesmemiştik, okuldan vakit buldukça haberleşiyorduk. Nisan ayında bu yaz kendisiyle birlikte kamping de çalışmamı istediğinde bu teklifi hiç düşünmeden kabul ettim. Benim yapmak istediğim iş zaten turizmdi, bu açılan kapı da benim için belki de güzel bir fırsattı.

Heyecanla geçen günlerden sonra Suat’tan beklediğim haber geldi ama bu benim için büyük bir hayal kırıklığıydı. Haziran ayının en geç on beşinde orada işe başlamam gerekiyordu. Fakültede mezuniyet imtihanlarım ise Haziran sonunda sona eriyordu. Tarihlerin uyuşmaması nedeniyle bu işe gidip başlayamadım, ne kadar çok üzülsem de yapılacak bir şey yoktu.

Bir şey yapmadan geçen yaz aylarından sonra Eylül ayında yapılan imtihanlarda başarılı oldum ve üniversiteden mezun oldum. Yüksek Lisans giriş imtihanlarından sonra kaydımı yaptırınca rahatlamıştım. O sıralarda izne çıkacak olan arkadaşım Mete, bir senedir dilimizden hiç düşürmediğimiz Turban Kemer Kızıltepe Kampinge gitmemizi teklif edince tereddütsüz kabul ettim. Bizimle Mete’nin birlikte çalıştığı arkadaşı Ahmet de Kampinge gelecek.

Yanımızda çadır götürmek yerine orada kampingin kiralık çadırlarında kalmak daha kolayımıza geldi. Zaman konusunda da bir karara varınca hiç vakit kaybetmeden Suat’ı arayıp konuştum, onun oluruyla Kızıltepe Kampingde üç kişilik bir çadır ayırttım. Yıl boyunca Amerikan Kolejinde folklor öğretmenliği yaptığım için oradan kazanıp biriktirdiğim para güvencem oldu.

İstanbul’dan Antalya’ya yaptığımız uzun otobüs yolculuğundan sonra Kemer’de Kampingin önünde dolmuştan indiğimde, sanki evime gelmiş gibi çok sevinçliydim. Suat, bizi yine aynı samimiyetle karşıladı, Aşçımız Orhan’da oradaydı.

Kamping sezon sona erdiği için artık daha sakin, bu sefer personel çadırının orada değil müşterilerin kaldığı kısımda büyük yeşil çadırda kalmaya başladık. Çadırımız oldukça büyük ve içerisinde de üç tane de portatif yatak var. Etrafımızda pek kimse olmadığı gibi hava Temmuz gibi çok sıcak değil. Yemeklerimizi de kendimiz pişirmeyip kampingin kendi restaurantında yiyeceğiz.

 

2

Daha ilk dakikadan itibaren zamanımızı keyifli bir şekilde geçirmeye başladık. Buraya ilk sefer geldiğimiz gibi gezmek için çevredeki birçok yere gitmedik. Kaldığımız bir hafta boyunca burada Turban Kızıltepe Kampingde sıkılmaya bile vakit bulamadan, zaman hızla akıp geçiverdi.

Bu harika ortamdan çıkmak ve İstanbul’a geri dönmek yerine, Mete ile beraber Fethiye’ye kadar gidelim istedik. İki yeri deli gibi merak ediyoruz, Kaş ve Fethiye Ölüdeniz. Oraları ikimiz de daha önce hiç görmedik. Ahmet, izni sona erdiği için bize katılmayıp buradan İstanbul’a geri dönecek. Mete, Çarşamba günü işe başlayacağı için bizim de Salı gününe kadar vaktimiz var.

Perşembe akşamüstü, Ahmet’i kampingin önünden dolmuşa bindirip Antalya’ya uğurladık. Oradan otobüse binerek İstanbul’a geçecek. Biz de Cuma günü öğlende bizim aşçı Orhan’ın hazırladığı güzel yemekleri yedikten sonra Suat’la ve diğer arkadaşlarla da vedalaştık.

Güneşli bir günde Mete ile Kızıltepe Turban Kampingden, sırtımızda ve elimizde çantalarla birlikte yürüyerek ayrıldık. Amacımız, otostopla gidebileceğimiz yere kadar gitmek.

Sıcak hava yüksek çam ağaçlarının gölgesine rağmen yine de bizleri bunaltıyor. Ayağımızda kotlarımız üzerimizde terden sırılsıklam olmuş tişörtlerimiz var. Ağır sırt çantalarımızla asfalt yolun kenarından ilerlerken, o sessizlikte ayaklarımızın altından dökülmüş çam ağacı iğneleri gıcırtılı seslerle savruluyor, bitmek tükenmek bilmeyen cırcır böceklerinin sesleri ve insana huzur veren çeşitli kuş cıvıltıları her bir yanda.

Okullar açıldığı için yerli tatilciler buraları yabancı misafirlere bırakarak, yaşadıkları şehirlere çoktan geri dönmüşler. Çıktığımız ana yoldan arabalar öyle pek sık geçmiyor. Saat öğleden sonra üç oldu ama biz daha Kemer’i neredeyse bir kilometre bile geçemedik. Allahtan ikimizde sigara filan içmiyoruz, ciğerlerimiz bu yürüyüşe dayanabiliyor. Keskin çam kokuları da hareketlerimizi kolaylaştırıp, nefeslerimizi ferahlatıyor. Kemer Kaş arasının otobüsle en az dört saatlik uzun ve zor bir yol olduğu söyleniyor. Biz iki maceraperest ise çok kararlıyız, Kaş’a otostop yaparak ulaşacağız.

Soluklanmak için durduğumuzda, otostop işaretimizi gören resmi plakalı arkası açık bir pikap, biraz ileride fren yaparak durdu. Heyecanla konuşmak üzere arabanın yanına koşturduk. Sürücü koltuğunda oturan kişi, karayollarında görevliymiş, meraklı bir ifade ile bize sordu

“Yolculuk ne tarafa doğru?”

“Kaş’a gidiyoruz,” diye cevap verdik.

“Sizi Olympos ayrımına kadar bırakabilirim, oradaki yol şantiyesine doğru gidiyorum.”

“Tamam, olur sağ olun,” dedikten sonra koşarak geri dönüp yol kenarındaki sırt çantalarımızı aldık. Onları pikabın arkasına atıp, sürücünün yanına oturduk.

Araba hareket edince, sürücü hemen merakla sordu

“Nereden geliyorsunuz?”

“Turban Kızıltepe Kampingden!”

“Öğrenci misiniz?”

Ben evet diye cevap verirken, Mete de çalıştığını belirtti.

“Okul daha açılmadı mı?”

“Vakti var!” diye cevap verdim, ayrıntılara girsem hapı yuttuk.

Yol yüksek çam ağaçları arasında devam ederken, arkeolojik şehir tabelaları gözümüze çarpıyor. Üç limanı olduğu söylenen antik Phaselis’in yanından geçtikten sonra yola devam ediyoruz. Sürücümüz dikkatini yola verince, fazla konuşma da olmadan, bizler de etrafa bakınarak yol alıyoruz. Sessizlik her yanı sarmış durumda, sadece o çok sevdiğim kuş sesleri ve böcek cırıltıları duyuluyor.

Çamlar arasında içerilere doğru gidiyoruz, deniz uzaklarda solumuzda. Böyle bir on beş dakika gittikten sonra ilerde çalışan yol makinelerini gördük, yolda çalışma bütün hızıyla devam ediyor. Şoförümüz yol kenarında, kayan mıcırların çıkardıkları seslerin arasında arabayı durdurdu.

“Buradan sonrasını artık siz kendiniz devam edeceksiniz,” diyerek yaptığımız seyahatin sonlandığını belirtti.

Kendisine teşekkür ederek arabadan aşağıya indik ve arkada duran çantalarımızı aldık.

Olympos ve Yanartaş aşağıda epeyi ilerde herhalde, biraz önce gördüğümüz tabelada Kumluca yirmi kilometre yazıyordu.

Geldiğimiz araba hareket edip gidince, yolun karşısında su akan bir çeşmeyi fark ettik. Çantaları yolun kenarında öylece bırakıp, doğruca çeşmeye koştuk. İçimiz yanmış, soğuk akan kaynak suyundan kana kana içtik. Biraz serinleyip kendimize gelince tekrar karşıya geçip, çantalarımızı sırtlanıp yürümeye başladık. Hiç olmazsa bu çalışmadan, tozdan ve gürültüden biraz uzaklaşmak istiyoruz. Ağır sırt çantaları ile yol kenarında yürürken doğal olarak çabuk yorulup terledik. Saat neredeyse dört oldu, gidecek daha bir sürü yolumuz var.

Mete, alnındaki terini koluyla silerken o arada hatırladığı bir şeyi anlatmaya başladı.

“Pazar günü yeni anayasa referandumu yapılacak. O gün Kaş’ta her yer kapalı olabilir, bir şeyler de yapamayız.”

Doğrusu, ben bunu tamamen unutmuştum, bizim Kaş’ta değerlendirip gezebileceğimiz gerçekten de bir tek yarınımız kalıyor. Bugün muhakkak Kaş’a ulaşmak zorundayız. İkimiz de sırtımızdaki ağır çantalarla bu sıcakta oldukça fazla yorulduk, yoldan da o kadar az araba geçiyor ki!

“Biz böyle bu akşam Kaş’a ulaşamayız, bence otobüs gelirse binelim,” diye öneride bulunan Mete’nin sözlerini başımla onayladım, yani başka çare de yok. Yorgun ve umutsuz bir şekilde onu destekledim.

Bu konuşmanın da etkisiyle yorgunluğa teslim olduk ve sırt çantalarımızı yere indirip, yanlarına oturduk. Yol kenarında paramızla seyahat edebileceğimiz bir şeyleri beklemeye başladık. Eğer geçerse ve bizi de alırsa, Kaş otobüsüne bineceğiz. Beklerken belki alırlar ümidiyle, geçen arabalara yine de otostop işareti yapıyoruz. Bizleri öyle pek umursayan da olmuyor, hepsi hızla yanımızdan geçip gidiyorlar.

Uzaktan önünde büyük harflerle Kaş yazan yolcu otobüsünün geldiğini görünce, ikimiz de çok sevindik. Oturduğumuz yerden heyecanla ayağa fırlayıp, durması için otobüse deliler gibi el sallamaya başladık. Otobüsün şoförü bizi görünce yavaşladı ama ancak biraz ilerimizde durabildi. Çantalarımızı aceleyle yerden alıp, hemen otobüsün yanına koşturduk. Açılan arka kapıdan inen muavin, bağırarak sordu.

“Nereye gidiyorsunuz?”

Nefes nefese cevap verdik.

“Kaş’a!”

“Gelin, otobüs Kumluca’da epeyi boşalır. Finike’den sonra da yer bulup oturabilirsiniz.”

Bu sözlerle kafamızı kaldırıp otobüsün içine baktık, bizim İstanbul’daki kalabalık belediye otobüslerinden hiç bir farkı yok. Şuan düşünecek ne var ki?

Çantalarımızı tereddüt bile etmeden bagaja koyması için hemen muavine verdik. Otobüsün arka kapısından çıkıp, içeride ayakta seyahat eden kişilerin arasına katıldık.

Bagaj kapağını kapattıktan sonra muavin öne doğru el sallayıp bağırdı.

“Tamam, devam et.”

Ardından da koşarak otobüse bindi ve arka kapıyı kuvvetle çekti. Kapanan kapıyla birlikte otobüs de yavaşça hareket etti.

Otobüste aradaki koridor ayakta seyahat eden yolcularla iyice doldurulmuş durumda. Oturan yolcuların tepesinde ayakta durarak seyahat etmek pek hoş bir manzara değil ama bizim de yapacağımız pek fazla bir şey yok. Otobüsün tüm üst camları ile tepedeki havalandırmalar açık olmasına rağmen içeride ağır bir ter kokusu var. Kokular iyice biri birine karıştığı için kimin koktuğu da meçhul, ben sadece kendimin koktuğunu çok iyi biliyorum.

Yirmi dakika sonra tomrukların yığıldığı orman işletmesinin yanından geçerek, otobüsümüz Kumluca’ya girdi. Muavinin dediği gibi, Kumluca’da epeyi inen olunca, ayakta seyahat eden yolcu sayısı iyice azaldı. Hareket eden otobüsümüz plastik örtülerle kaplanmış sayısız seraların arasından, düz devam eden bir yoldan deniz kenarına çıktı. Denize paralel bir şekilde gitmeye başlayınca da oldukça rahatladık, hissettiğimiz sarsılmalar sona erdi. Kısa bir süre sonra da Finike’ye ulaştık. Otobüs garajda durunca, bizde aşağıya inip herkesle birlikte on dakika hava alıp ihtiyaç molası verdik.

Mola bitiminde tekrar otobüse bindiğimizde, muavin bize oturmamız için iki boş koltuk gösterdi. Finike’den çıkınca, önce içeriye doğru sapıp bir küçük koya ulaştık. O koyun etrafından geçen otobüsümüz, yaklaşık yirmi otuz metre yukarıda deniz kenarından kıvrılarak giden virajlı bir yola girdi. Aşağımızda küçücük koylar, minik kumsallar, bazen dalgalarla oyulmuş kayalar derken yol böyle bir yarım saat daha devam ettik. O dar ve keskin virajlar, resmen içimizi dışımıza çıkardı. İyi ki de bir yere oturmuşuz, eğer ayakta duruyor olsaydık kesinlikle kusardık.

Otobüsün camından etrafa bakınırken, kendimizi birden küçük bir göl büyüklüğündeki bir dalyanın kenarında bulduk. Onun etrafında dönüp yola devam eden otobüsümüz, biraz sonra Kale’ye yani Demre’ye ulaştığında yolun kenarında durdu. Diğer yolcularla birlikte, biz de sersemlemiş bir vaziyette otobüsten aşağıya indik. Sağımızda bulunan bir tabela dikkatimizi çekti, o anda buranın Noel Baba’nın doğum yeri olduğunu anladık. Geç olduğu için müze kapanmış, demir parmaklıkların arasından bakarken, içerideki büyük heykel ile arkasındaki kilise gözümüze çarptı.

Hava kararırken otobüsümüz daracık bir asfaltı takip ederek, yamacın yanından yukarıya doğru tırmanmaya başladı. Aşağıda Demre ayaklarımızın altında, seralar ve deniz alabildiğine uzanıyor. Otobüsün camından biraz da korkarak dışarıya bakıyoruz, aşağısı derin bir uçurum. Dar yol kıvrılarak yükseldi ve sonra iç taraflara döndük. Bu dar ve kötü yol da yaklaşık bir buçuk saat kadar sarsılarak yol aldık.

Camdan ışıklar içerisinde bir yeri görünce muavin Kaş’a geldiğimizi, ileride biraz uzakta ışıkları görülen yerin de Yunanistan’ın Meis Adası olduğunu belirtti. Otobüsümüz dağdan aşağıya doğru inerek, kasabanın içerisine girdi. Küçük garajda duran otobüsten sallanarak aşağıya indik, bu yolun bu kadar yorucu olabileceğini hiç düşünmemiştim.

Otobüsün bagajından ağır sırt çantalarımızı alırken bir ses duyduk.

“Pansiyon ister misiniz?”

Geriye dönüp baktığımızda, hiç tanımadığımız genç bir adamı karşımızda gördük. Çok fazla istekli görünüp aldanmamak için fazla tepki vermeden ona baktık.

Adam tereddüdümüz üzerine sözlerine açıklık getirdi.

“Limanı gören, temiz bir oda ister misiniz?”

Bu açıklama üzerine, ilgilenip odanın fiyatının ne kadar olduğunu sorduk. Söylediği oda fiyatı bize uçuk ve mantıksız gelmedi, zaten turizm sezonu da çoktan bitmiş. Öğlenden beri yollarda olduğumuz için çok yorgunuz, terli ve kirliyiz üstelik de açız. Fazla düşünmeden genç adamın peşine takılıp, onunla beraber yürümeye başladık. Biraz gidince kendimizi, mendireğin çevrelediği küçük bir limanın yanında bulduk. Uzun kıyıda kayıklar, yelkenliler, tur tekneleri yan yana bağlanmış duruyorlar.

Etrafımıza merakla bakarak yürürken, biraz ilerdeki lokantanın yanından dar bir sokağa girdik ve dönünce de bahsedilen pansiyon ile karşılaştık. Birkaç merdiven yukarıya çıkıp pansiyona girince, bizi getiren adam masada bulunan müşteri defterine isimlerimizi ve ne kadar kalacağımızı sorup kaydımızı yaptı.

Odanın anahtarını alıp önümüze geçen adam merdivenlere yönelince, biz de onu takip ettik.  Anahtarla üst katta bir odanın kapısını açtıktan sonra elini uzatıp duvarda bir elektrik düğmesine bastı. Onun arkasından odaya girdiğimizde, beyaz kireçle boyanmış olan duvarları gördük.  İçeride iki tane tek kişilik yatak bulunuyor, ön tarafta ise geniş bir cam ve kapı var. Biz elimizde bulunan çantalarımızı kenara koyarken, genç adam bize tuvalet ile banyonun yerini gösterdi. Daha sonra balkon kapısını açarak dışarıya çıktı, biz de onun arkasından dışarıya çıkınca insanı çarpan manzara ile nefesimiz kesildi. Resmen limanın üstündeyiz! Her şey ayaklarımızın altında, karşımızda ise Meis Adası var.

Yüzümüzdeki ifadeden memnun kaldığımız anlayan adam, bize oda anahtarını teslim edip yanımızdan iyi akşamlar dileyerek ayrıldı. Biz de oda kapısını kapatıp, doğruca balkona çıkıp tahta iskemlelere kurulduk. Bu kadar güzel bir yerle karşılaşabileceğimizi, doğrusu ikimiz de kesinlikle beklemiyorduk. Hiç konuşmadan sessizce etrafa bakınırken, alt tarafta bulunan restorandan gelen ızgara balık kokuları burnumuza geldi. Doğal olarak bu koku da öğlenden beri unuttuğumuz bir şeyi aklımıza getirdi. İçeriye girip banyoda temizlendikten sonra, üzerimize temiz bir şeyler giyip dışarıya çıktık.

Gördüğümüz Kaş o kadar sakin bir yer ki şaşırıp kaldık. Mete ile yemek yiyebileceğimiz kesemize uygun bir yer ararken, parkın yanında bulunan sokağı ve yan yana dizilmiş olan lokantaları fark ettik. Hiç düşünmeden içeriye girip, masaların arasından yürüdük, gözümüze kestirdiğimiz bir yere de oturduk. Güler yüzle yanımıza gelen garsona, menüde gözümüze çarpan sıcak sulu köfte ile pilav sipariş verdik. Yemeklerimizi masaya getiren garson, burada kalamar tava ile balık çeşitlerinin de çok lezzetli pişirildiğini belirtti.

Karnımız tok etrafa bakınıp, biraz dolaştıktan sonra açık olan bir büfeden içecek birkaç bira aldık. Odamızdaki balkon en güzel yer, bunun tadını çıkarmadan olmaz. Kızıltepe Kampingde kaldığımız havasız ve sıcak çadırdan sonra burası resmen bir cennet.

Balkona çıktığımızda yan odanın balkonunda oturan iki genç adamı görünce selamlaştık. Almanya’da yaşayan iki Türk öğrenciymiş. Soğuk olan biralarımızı içerken, Mete doğal olarak komşularla hemen muhabbete başladı. Benim ise sürekli olarak dinledikleri ritmik müzik, hemen ilgimi çekti. Genellikle rock müzik dinlemeyi severim ama bu da beni hiç rahatsız etmedi. Merakımdan hemen sorup öğrendim, Reggie müziği imiş ve şarkıları söyleyen de Bob Marley’miş.

Yan odadaki komşularla sohbet koyulaşırken, pansiyonda kalan iki İngiliz kız da bizlere katıldı. Birkaç gündür burada kaldıklarını öğrendiğimiz Almancı gençler, bize Kaş’ta gezip görülmesi gereken yerleri de anlattılar. Öğrendiklerimizden sonra yarın bir tekne ile batık şehre, Kekova’ya gitmeye karar verdik.

Mete’nin İngiliz kızlarla yaptığı derin muhabbet, bir türlü bitmek bilmedi. Onunla Almancı gençler arasında, kızlar konusunda kıyasıya bir rekabet var. Ben kendi halimde, içtiğim birayla oturduğum iskemle üzerinde çoktan uyumaya başladım.

Almancı gençler, kızlarla doğal bir şekilde konuşurken, Mete komşusundan yeni öğrendiği Almancasıyla konuşmanın kaşını gözünü yarıyor. Deli gibi çırpınsa da İngiliz kızları yarın gideceğimiz Kekova tekne turuna, bizimle gelmeleri için ikna edemedi. Onlar Küçük Çakıl denilen bir yerde, bütün gün denize girip güneşleneceklermiş.

Dün yaşadığımız o kadar yorgunluktan sonra sabah yataktan ayağımı sürüyerek kalktım. Spor şortlarımızın üzerine birer tişört uydurup, kaldığımız pansiyondan dışarıya çıktık. Hava Ekim ayına girmiş olmamıza rağmen oldukça sıcak. Etrafımıza bakarken limanda gözümüze çarpan ilk şey, akşam karanlıkta göremediğimiz mendireğin ucunda eğri duran küçük deniz feneri oldu. Her taraf sakin, küçük tur tekneleri, yabancı bayraklı yelkenliler limanın içinde yan yana bağlı bir şekilde duruyorlar.

Önce Kekova’ya giden günlük tur teknelerine baktık. Bunlar bilemedin, yirmi kişi alabilen on metrelik kamarasız küçük piyade tekneler. Kekova’ya kalkış saatleri yokmuş, tekneler doldukça da kalkıyorlarmış. Liman da teknelerin ve mendireğin önünde bir kaç tane fotoğraf çektirdik, ardından deniz kenarında masaları bulunan Noel Baba pastanesine gidip oturduk. Maviye boyanmış tahta masa ve iskemleler buraya o kadar güzel uyum sağlamış ki!

Garsonun getirdiği taze açmaları, sıcak çayımızla birlikte yerken uyanmaya çalıştık. Sabahın köründe masada oturan kişi kesinlikle ben değilim.

0014

Mete’nin aklı ve gönlü akşam balkonda konuştuğu İngiliz kızlarda kaldı. Küçük Çakıl’da onlarla birlikte güneşlenme ile Kekova’ya gitme konusunda büyük ikilem yaşıyor. Şeyinin dikine mi gitmeli yoksa beni kırmamak için tekne turuna mı işte bunun muhasebesini sesli bir şekilde yapıyor. Bu anlamsız kıyaslama ise sabahın bu saatinde hiç çekilmiyor. Sanki kızlar ona ümit vermişler gibi düşünüyor, bir yandan da kendince sahiplendiğinin dışındaki diğer kızı da bana yapmaya çalışıyor. Of ya of yani Mete!

Onun heyecanlı sesinin dışında etrafta herhangi bir gürültü yok, kalabalık buraları çoktan terk etmiş. Ben sadece gündüz gözüyle gördüğüm çevremi seyredip tanımaya çalışıyorum. Kaş’ta bulunmaktan son derece mutlu ve huzurluyum.

Mete, aklınca yaptığı hesabın sonunda İngiliz kızlarını arayıp bulmak ve dil dökmek yerine, benimle birlikte Kekova’ya gitmeye karar verdi. Allah biliyor ya o gelmeseydi de ben tek başıma gidecektim. Neyse fazla geçe kalmamak için pansiyona geri dönüp, mayo ve havlularımızı koyduğumuz spor çantamızı aldık.

İskelede Kekova’ya gitmek için bekleyen mavi boyalı küçük bir tekneye bindiğimizde, saat neredeyse on buçuğa gelmişti. Bu teknenin her iki tarafına oturma yerleri yapılmış, bizler de bir yer beğenip muşamba minderlerin üzerine oturduk, çantamızı da ayağımızın altına koyduk. Teknede bizden başka on yolcu daha var. Kaptan, bir süre daha bekledi ama gelen müşteri olmayınca da tekneyi usulca hareket ettirdi.

Mendireğin dışına çıktıktan sonra Kaş ve beyaz boyanmış evler geride kalıp küçülürken, biz karşıda görünen Meis Adası’na doğru yol almaya başladık. Tekne bir buruna ulaştığında, sola doğru dönüp yol almaya başladı. Meis Adası bu sefer arkamızda kaldı. Sahile paralel olarak yirmi dakika kadar gittikten sonra kaptan, küçük bir koyun içine girip demir attı ve bir merdiveni de kenardan denize indirdi. Dip eminim beş metre kadar vardır ama su cam gibi berrak görünüyor. Dipte sazlar arasında dolaşan, kenarları sarı çizgili balıklar tedirgin hareketlerle oradan oraya kaçışıyorlar.

Tekne kaptanının, “Yarım saat kadar buradayız,” sözleriyle birlikte diğer yolcular gibi biz de kendimizi teknenin yanından serin sulara bıraktık. Gözlerimiz tuzdan yanarken, etrafta ki sessizliğin ve sanki bir akvaryum gibi olan denizin tadını yüzerek çıkarmaya başladık.

Etrafta bizden başka bir tur teknesi yok, sadece biraz uzakta demirli olan yabancı bayraklı birkaç yelkenli var. Hepsi de denizde birer zarif nazlı kuğu gibi duruyorlar. Güvertelerinde yatıp güneşlenenler, kafalarını kaldırıp bizim tekneye ve bizlere pek fazla bakmadılar. Onlar da kendi hayatlarının tadını çıkarıyorlar, etraf pek fazla ilgilerini çekmiyor.

Büyük teknelerin bir süre de olsa içlerinde yaşamak, hele onlarla dünyayı dolaşmak benim için gerçekleşmesi imkânsız olan bir rüya. Bir teknede yaşıyor olsaydım gündüz böyle ıssız koylarda denize girer, akşamları da limanlarda kalabalığa karışırdım. İstediğim zaman yelken basar, bazen de balık tutmaya çalışırdım. Böyle şeyler benim için birer rüya olsa da olsun ona da razıyım, bir yelkenli teknede böyle bir yaşamı hayal edenlerden para almıyorlar ya.

Havlularımızla kurulanırken, kaptan da demiri ve merdiveni tekneye çekip aldı. Motorun düzenli patpatlarıyla yol alırken, denizin sert dalgalarla oyduğu kayaları seyretmeye daldık. Bir süre sonra bir burnu dönünce, tekne yavaşlayıp kayaların arasında küçük bir koya girdi. Biz etrafa bakınırken, kaptan demir atıp ikinci yüzme molasını da verdi. Hiç düşünmeden, kendimizi tekrar çivileme berrak mavi sulara attık.

Konuşmalar etrafımızdaki yüksek kayalardan yankılanarak geri dönüyor. Bu durum fark edilince, bağırışlar, çığlıklar bir anda ortalığı kaplayıverdi. Sanki mecburmuşuz gibi büyük harflerle konuşmaya başladık, çocuklardan pek bir farkımız yok. Galiba biz insanların en çok duymaya önem verdiğimiz ve sevdiğimiz ses, kendi seslerimiz. Kayaların akislerinin vurduğu suda yüzerken, fotoğraf makinemizle teknede bulunanlardan, bizim fotoğrafımızı çekmelerini rica ettik. Sanki başka bir dünyada yaşıyoruz.

Geniş Kekova Körfez’inin içine girdiğimizde, kaptan tekneyi karşı tarafa doğru yönlendirdi. Biraz sonra da dibin kum olduğu bir yerde teknemiz sahile yanaştı, Tersane denilen bu yerde yirmi dakika kalacağımızı belirtti. Ayrıca tekneden inerken, etraftaki dikenlere ve keskin taşlara karşı, yanımıza ayakkabılarımızı da almamızı tavsiye etti.

Ayakkabılarımız elimizde, sığ denizde tekneden kumlara atladık. Yürüyerek çıktığımız sahilde, eski kalıntılar ve uzun sazlar arasında dolaşıp, birkaç resim çektirdik. Etrafta görecek bir şey kalmayınca, yürüyerek tekneye dönüp ayakkabılarımızı bıraktık. Sonra da hiç düşünmeden, kendimizi tekrar sıcak sulara attık.

Tüm yolcular hazır olduğunda hareket eden küçük teknemiz, ürkütücü bir hayal dünyasının üzerinde yol almaya başladı. Kıyı boyunca etrafa ve denize bakarken, kocaman bir şehrin nasıl sulara gömüldüğünü şaşkınlıkla izlemeye başladık. Yaşanan büyük bir depremle, şehir sanki olduğu yerde batmış ve üstünü de sular kaplamış. Evleri, denizin içine doğru inen merdivenleri, suların vurduğu taş odaları, eski şehrin kalıntılarını biraz şaşkınlıkla biraz da dehşetle izlerken, hepimiz ürperdiğimizi hissettik.

Batık şehri geçince, kaptan motora gaz vererek tekneyi hızlandırdı. Artık teknenin rotası, ortadaki büyük kalenin bulunduğu Kale Köyü yani eski antik Simena. Teknemiz suyun içinde kalmış olan Likya mezar lahdinin yanından geçip, kalenin olduğu adada diğer teknelerin arasında iskeleye yanaştı.

Kaptan, yemek ve kale molası olarak bir buçuk saat burada kalacağımızı söyleyince, biz de diğer yolcularla birlikte üzerimize tişörtlerimizi giyerek iskeleye çıktık. İskelenin iki yanında bulunan küçük balık lokantaları, pazarlık için müşterilerini bekliyorlar. Günlük taze balıklar, ahtapotlar, kalamarlar ve salatalar çoktan hazır edilmiş. Her şey bize o kadar güzel geldi ki resmen kendimizi kaybettik. Mete’yle bu gün paraya kıyıp, burada güzel bir balık yemeye karar verdik.

Tok karnına kaleye çıkmak mantıklı olmayacağı için yemek yemeden önce yukarıya Simena Kalesine tırmanıp etrafı görmeyi tercih ettik. Yukarıya çıkanlarla birlikte biz de dar bir patikadan, çalıların arasından yürümeye başladık. Yıkık sur duvarının yanından Kaleye girdiğimizde, surlardan gördüğümüz manzara bizi resmen şaşkına çevirdi. Bu hâkim yerden, tüm Kekova körfezi ve adalar ayağınızın altında. Resimler dört bir yandan çekiliyor, biz de yıkık surların en uçlarına kadar çıkarak poz verdik. Kalenin arka kısmında bulunan sayısız Likya lahitleri de bize hoş bir sürpriz oldu.

Çok istemesek de zamanımız kısıtlı olduğu için mecburen Simena Kalesinden ayrıldık. Yokuş aşağıya patikayı takip ederek, yemek yiyeceğimiz lokantaların oraya indik. Kaptanın tekneden inerken bizlere tavsiye ettiği yere gidip, çok uygun bir fiyata Lagos balığı ve mevsim salatası yemek için anlaştık. Turizm sezonu geçtiğinden dolayı, lokanta sahipleri az gelen müşteriyi de kaçırmamak için pazarlık konusunda fazla katı davranmıyorlar. Normal turizm sezonunda, eminim bizler şimdi istenen fiyata bu özel balığı biraz zor yerdik.

Karnımız tok keyifle otururken, teknemiz de iskeleden ayrılıp Simena Kalesinin sağ tarafında kalan Üçağız köyüne doğru yönünü çevirdi. Tanışıklığımız artan kaptana, teknede ufak tefek yardımlar da ediyoruz. Denizden baktığımız köyün açığında demir atan kaptanımız, son yüzme molasını da burada verdi. Artık akşamüstü oldu ve güneş de o kadar yakıcı değil. Dibin sazlık olduğu bir yerde, bir saat kadar yüzdükten sonra, teknemiz demir aldı. Artık Kaş’a geri dönüş saati geldi, gün yavaşça batıyor.

Akdeniz’in o kaba dalgalarını yararak ilerleyen küçük teknemizden, artık günü bitiren yorgun güneşin son ışıklarını seyrediyoruz. Adaların arasında ufka yerleşen güneş yavaşça batarken, onun oluşturduğu kırmızılık altında yalpalayarak ilerliyoruz. Dalgaların hareketiyle can bulan sarılı, kırmızılı, morlu renk cümbüşü, bizleri farkında olmadan alıp başka yerlere götürüverdi. Esen rüzgârla ve savrulan su taneleriyle üşüdüğümüzü hissedince, hiç düşünmeden çantadan tişörtlerimizi çıkarıp üzerimize giydik. Biraz ısınınca da tekrar hayal âlemine dalıverdik.

Kaş limanına geri döndüğümüzde, hava neredeyse kararmak üzereydi. Kaptana bu güzel gün için teşekkür edip, tekneden ayrıldık. İskeleden neredeyse iki adım mesafede olan pansiyona geldiğimizde, ilk işimiz sırayla sıcak duşa girmek oldu. Sabahtan beri tuzlu suyun içerisinde, resmen tuzlama balık gibi olduk.

Üzerimizi değiştirip yemek için tekrar dışarıya çıktık, temiz hava ve deniz insanı acıktırıyor. Dün gittiğimiz sokakta, bir lokantaya girip kuru fasulye pilav ısmarladık. Öğlen yediğimiz Lagos balığından sonra bu yemek çok hafif kaldı ama ne yapalım?

Noel baba çay bahçesine oturup sıcak çaylarımızı yudumlarken, ben yorgunlukla arada esniyordum ama Mete için durum farklıydı. Onun aklı başkalarındaydı ve fazla gecikmeden pansiyona geri döndük. Biralarımızla birlikte balkona çıktığımızda ortada kimsecikler yoktu, biralarımız bittiğinde biz ikimiz öylece sessizce oturmuş boşluğa bakıyorduk. Ah o İngiliz kızları!

Ertesi gün pansiyonda oylamanın bitmesini beklerken kızlarla karşılaştık. Sorduklarında dilim döndüğünce yapılan oylamayı anlattım, Mete, diğer kızla çok uğraşsa da konuları ince mevzulara bir türlü getiremedi.

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s