Hatırlama zamanı

Zannediyorum 1980 yılıydı, artık Ekim ayı gelmiş diye hatırlıyorum, neden mi çünkü orta eğitim okulları açılmıştı. Bizim üniversite daha açılmadığı için ben de Suadiye’de iki yakın arkadaşım Mete ile Asuman’ın açtığı müzik evine, her gün sanki orada çalışıyormuş gibi gidip geliyorum. Hem günüm boşa geçmiyor hem bana da oyalanma oluyor.

O gün yine Suadiye’de müzik evinde sipariş verilen kasetleri plaklardan seçerek doldururken, o arada yan dükkân komşusu geldi, telefondan beni istiyorlarmış. O zamanlar henüz ortada cep telefonu ve internet yoktu. İnsanlar telefon kulübelerinde kuyruk bekleyip, jetonla telefon etmeye çalışıyorlardı.

Bunları boş verin, evlerde bile doğru dürüst telefon yoktu. Peder Bey, zorlamalarımızla PTT’ye telefon için yazılmıştı, on senedir sıranın bize gelmesini sabırla bekliyorduk. Eğer PTT’de içeriden bir adamını bulursanız veya açıktan fazla para vererek yıldırım hat almayı kabul ederseniz evinize telefon hemen bağlanıyordu.

Çevrede herhangi bir yerde telefon olunca, o telefon herkese hizmet vermesi gerekirmiş gibi kullanılırdı. O telefon numarası sanki çevrede bulunan herkesindi. Arayanları telefon sahibi sanki göreviymiş gibi gelip haber verir, gidip öyle telefonla konuşulurdu. İnsanlar nedense bunu komşuluk vazifeleri olarak görür ve bundan hiçbir şekilde gocunmazlardı.

Şehirler arası arama yapmak için postaneye gidip önce memura aramak istenilen yer ve numara yazdırılırdı. Ardından da oraya konulmuş olan sıralara oturup beklenirdi. Memurun seslenmesiyle birlikte işaret ettiği kabine girip konuşulmaya başlanırdı, bitince de gidip borcunuzu öderdiniz.

Kendi evinizde telefonunuz da olsa önce postaneyi arayıp konuşmak istediğiniz numarayı yazdırıyordunuz. Sıranız gelip onların arayıp bağlamasıyla da ancak öyle konuşabiliyordunuz. Konuşma ücreti de aylık faturanıza yansıtılırdı. Anlattıklarım şimdi çok tuhaf ve komik gelse de o zamanlar iletişim gerçekten böyleydi. Televizyonun ve telefonunun üzerine annelerimiz, elleriyle ördükleri o güzelim dantelleri koyarlardı.

IMG_20190406_094053

Bir an dalıp gittim ama telefona heyecanla koşturup gittim, alo dediğimde beni arayan kişinin kız arkadaşımın bir küçüğü Rana olduğunu anladım, yatılı okuduğu kolejin giriş kapısında bulunan telefon kulübesinden beni jetonla arıyordu.

“Ablamın sizi telefonla arama şansı olmamış, benden rica etti. Kendisi bugün öğlen de Yalova’dan Kabataş’a ekspresle geliyor,“ diye sevinçle haberleri verdi.

Aldığım bu müjdeli haberle birlikte resmen havalara uçtum, neredeyse iki buçuk aydır yüz yüze görüşme şansımız olmamıştı. Rana’ya teşekkür edip, ne kadar mutlu olduğumu sevinçle anlatmaya çalıştım.

Telefonu kapatınca teşekkür edip sevinçle dükkâna geri döndüm. Kız arkadaşımla yaz başından beri görüşemediğimiz için oldukça heyecanlıyım, müzik evinde dakikaları sayarak zamanın geçmesini bekliyorum. O arada Yalova hattında işleyen hızlı geminin şimdi nerede olduğunu kendimce tahmin etmeye çalışıyorum ama böyle bir şeyin imkânı var mı?

Bir saat kadar sonra evleri Suadiye’de sahilde olan kolejden tanıdığım Şifa, yanıma gelince çok sevindim ama o her zaman gülen yüzü oldukça üzgün ve endişeli görünüyor. Şifa ile kız arkadaşım Üsküdar Amerikan Kız Kolejini birlikte okudular, şimdi de Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesine bağlı Basın Yayın Yüksek okulunda birlikte okuyacaklar.

Kendisi kısa süre önce telefonla işittiklerini bana üzüntüyle aktarmaya çalıştı. Bizim Rana, Haydarpaşa Numune hastanesinde yoğun bakıma kaldırılmış ve komadaymış. İşittiklerime inanmak istemedim, çünkü çok kısa bir süre önce onunla telefonla konuşmuştum.

Şifa, telefona yakın olmak ve gelişmeleri takip etmek için evine gidince, tek başıma endişe içinde beklemeye başladım. İletişim imkânları kısıtlı olduğu için Rana’dan herhangi haber de alamıyorum, kendimce olmadık şeyleri kurup duruyorum. Akşamüstü kız arkadaşım bir fırsat yaratıp nihayet Suadiye’ye geldi, birbirimize özlemle sarıldık. Kolay mı okullar kapandığından beri üç aydır birbirimizden uzağız.

Sakin görünmeye çalışmasına rağmen oldukça üzgün. Bana olanları anlatmaya çalıştı, okulun bahçesinde yürürken Rana birden yere düşmüş ve öylece yığılıp kalmış. Hastanede çekilen röntgenlere ve yapılan tetkiklere göre, beyin damarlarında bir kanama varmış.

Duyduklarıma çok üzüldüm ve kötü oldum. Onunla telefonda son konuşan belki de bendim ve bana mesajını sevinçle iletmişti. O kadar genç birinin beyin kanaması geçirmesini aklım bir türlü almıyor. Üzüntüyle ne diyeceğimi şaşırdım, o şaşkınlıkla

“Başın sağ olsun,“ dedim ama hemen silkinip “ Geçmiş olsun,“ diyerek sözlerimi düzelttim.

Hastanede kız kardeşini bırakıp üç beş dakika bile olsa hasret gidermeye ve beni görmeye gelen kız arkadaşımı nasıl teselli edeceğimi bilemedim. Yani can bu ötesi var mı?

Birbirimizi ne kadar özlediğimizi bile anlatamadan öylece sessizce sarılıp oturduk ama onun bir an önce hastaneye geri dönmesi gerekiyor. Yanımda biraz daha kaldıktan sonra, tekrar hastaneye gitmek üzere yanımdan ayrıldı. Ben içim acıyarak onu yolcu etmek zorunda kaldım. Maalesef onunla birlikte destek olmak için hastaneye gidemedim çünkü tüm ailesi orada kardeşinin yanında bulunuyordu.

Hastanede yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren o gencecik beden, ne yazık ki çok fazla dayanamadı. Üzücü haberi sabah Şifa’dan alınca başsağlığı dilemek için Haydarpaşa Numune Hastanesine gittim. Orada aradım, bakındım ama ne arkadaşımı ne de başka tanıdık birini orada göremedim.

‘Acaba Rana’yı alıp Bursa’ya mı döndüler?’ diye tereddütteyim.

O anda, ‘Emin olmanın tek yolu var, inip morga bakmak,“ diye kendimce bir karar verdim. Hızlı bir şekilde merdivenlerden aşağıya indim ve sorarak en alt katta ki morgu buldum.

Hiç düşünmeden kapıyı itip içeri girdim, görevliye merhumun ismini verip orada getirilip getirilmediğini sordum. Kayıtlar herhalde daha henüz gelmemiş olmalı ki, o da emin olamadı.

“Buraya yeni getirilen biri var, gelin bakalım, siz kendisini tanırsınız,” dedi.

Hiç düşünmeden onu takip ettim ve açılır kapanır bir kapıdan içeriye girdik Bembeyaz fayans duvarlar arasında çalışan klimaların etkisiyle sanki soğuk bir rüzgâr esiyor. Beni orada bulunan tekerlekli sedyenin yanına götürdü, üzerinde örtülmüş mavi bir örtü var. Örtü insanın içine işleyen soğuk rüzgârla sanki uçuşuyor gibi.

Görevli doğruca sedyenin başına doğru gitti, üzerindeki örtüyü kenarından tutarak yüzünü göstermek için çok az açtı. Çekinerek sedyeye iki adım yaklaştım ve ürpererek baktım. Orada Rana’nın rengi gitmiş yüzünü gördüm, beyaz bir bez parçası çenesini tutması için başının üzerinden bağlanmıştı. Bedeni ile orada yapayalnız yatıyordu, kısacık yaşanmış bir ömür orada işte tam karşımdaydı

Görevli umursamaz bir tavırla sordu.

“Tanıdığınız kişi mi? “.

Başımı üzüntüyle sallayıp cevap verdim.

“Evet, o, “ diyebildim.

Ucunu açtığı mavi örtüyü usulca kapattı ve birlikte dışarıya çıktık.

Daha önce hiç morga girmemiştim, zaten çok düşünmeden yapılması gerekenleri yapmak en doğrusu. İyi ki onu son defa gördüm, sesini de telefonda son duyan kişi belki de bendim. O hiç düşünmeden, bana sevinçli haberler iletebilmek için telefona gitmişti, ben onun cansız bedenini görmekten neden çekinip, korkacaktım?

Kız arkadaşımla ne hastanede ne de İstanbul’da görüşme şansımız olmadı. Onun acısını paylaşıp, onu teselli edemedim. Ertesi sabah gazetede yayınlanan ölüm ilanını görünce hiç düşünmeden yola çıkıp Yalova üzerinden Bursa’ya gittim. Şifa’dan aldığım adresle birlikte Atatürk Caddesinde bulunan evlerini buldum. Arkadaşım ailesine karşı zor durumda kalır mı diye yol boyunca çok düşündüm ama ölüm bu daha ötesi var mı?

Apartmana girince bir üst kata çıktım ve hiç tereddüt etmeden kapıyı çaldım. Kapıyı açan kız arkadaşım beni karşısında görünce, şaşkınlıkla ne diyeceğini bilemedi. Sarılıp onu öptüm ve ne kadar üzgün olduğumu anlatmaya çalıştım. Beni annesinin yanına götürdüğünde, elini öpüp içtenlikle taziyelerimi sunmaya çalıştım. Salonda bir süre orada bulunanların yanında oturduktan sonra veda edip oradan ayrıldım ve vakitlice yola çıktım.

Yalova’dan Kartal’a arabalı vapurla geçerken çok üzgündüm ama yine de gidip arkadaşımın yanında durabildiğim, üzüntüsünü bir nebze de olsa paylaşabildiğim için huzurluydum.

25 Ağustos 2007, (Rana’nın anısına.)

 

 

 

 

2 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s